Giden, gönderen, yollayan, karşılayan... Askerlik dediğin hayatın ortasında koca bir bekleyiş başlı başına... Her Türk gencinin ve etrafındaki herkesin hayatında bir duraklama, değişiklik hatta bazen yeniden yol çiziş...
İster istemez siyasi bir tarafı ve bakış açısı da var meselenin... Farklı tutumlar elbetteki söz konusu... Askerliğin yapıldığı coğrafya ve şartları büyük etken... Arkada bekleyen birilerin olup olmaması ise daha büyük... Ama değişmez bir gerçeği var yine herkes için: Şafak! Ne ilginç bir kavram aslında... Daha giderken askerlik karanlık kabul ediliyor. Bitişi aydınlığa eş sayılıyor. Hatta halen kız verilmeme sebebi de sayılıyor ya... "Aydınlanıp gel çocuğum" der gibi. Tam Türk işi : )
Kimileri çok hevesli, kimileri tam tersi... Birileri kısa dönem, birileri uzun peşinde... Kimisi de inatla bedelli beklemekte... Her evin, her ailenin içinde bir yerlerde biraz telaşlı biraz da endişeli bir bekleyiş askerlik... Öyle ya da böyle... Ne kadar uğraşsam da bu konuda çok neşeli bir yazı yazmak mümkün değil sanki. Ama bunca beklemek yazmışken tezkere beklemeyi nasıl es geçerim ki?
Gidenin işi zor... Yıllarca gideceği tarihi bekliyor ya da öteliyor. Dönemi belli olunca ister istemez geri sayıyor. Öyle ya da böyle özgürlük kısıtlaması var, riski var... Hayata verilen koca bir “es” var... Gidince de özlem giriyor işin içine... Geride bırakılan şehre, aileye, alışkanlıklara, sevgiliye... Bir de tarihi belli bekleniyor hani; sürekli bir geri sayım halinde...
Askeri bekleyenleri de unutmamak gerek... Hayatınızdan birileri çekilip gidiyor bir süreliğine... Herşey aynı ama herşey eksik bir garip bekleyiş başlıyor... Gözler kulaklar hep heber bültenlerinde...
Askeri bekleyene de tezekereyi bekleyen askere de en doğrusu sabır dilemek... Her bekleyişte olduğu gibi çok ertelememek de en doğru çözüm galiba... Yaşlar ilerledikçe zorlaşıyor mu sanki? Bir an önce gidip, yapıp, dönmek en iyisi... Ve kimse kolay olacağını söylemedi...
Bekleyen
31 Ağustos 2010 Salı
20 Ağustos 2010 Cuma
Bitse de gitsek!
Sabah kapıdan girildi, kahvaltı, gazete, dün akşamdan kalan birkaç mail hatta üç-beş sohbet… İlk saatler hızlı geçti… Öğle yemeği yaklaştı, nereye gidileceğine ya da ne sipariş edileceğine karar verildi… İyi-kötü, o da geçti… Saatler 2 ya da 3 oldu… Ve beklenen hissiyat, çalışan psikolojisi devreye gitti: Ne ara biter bu mesai?
Dışarıda toplantı varsa iyi, gün yendi sayılır. Ancak tam gün aynı yerde ikameti gerektiren bir çalışma modeli varsa ortada gün bitmek bilmeyecektir… Örneğin finans sektörü, örneğin reklam yaratıcılığı, örneğin sağlık personeli… Ve pek tabii ki tekstilden makineye üretimin her alanı…
Bak bak aynı duvarlar, dön dolaş aynı insanlar… Yakası maviymiş, beyazmış ne fark eder? Çalışılan yerde geçiyor ömür ve nedense yaklaştıkça uzaklaşıyor çıkış saati… Patronun ya da üst yönetimin durumu farklı sanılmasın, iş bu herkese sıkıcı. Herkesler telaşlı, herkesler endişeli ve herkes de bir alternatif hayali…
Hafta sonuna yaklaştıkça çekilmez durumda… Hele günlerden cumaysa, geçer mi? Bir de fazla mesai durumu var ki evlere şenlik… Kalmadı kuralı, kaidesi… Ömür itiyor, iş bitmiyor beyler bayanlar… O yüzden tipik olarak herkes kendine ufak kaçak alanlar yaratıyor. Facebook, Twitter, sanal oyunlar… Sahi artık “surf yapıyorum” denmiyor değil mi?
Herkesin yöntemi kendine ancak çalışan kesimin çıkış saati, günün ve hayatın en bitmek bilmez bekleyişi… Buradan bir de küçük tüyo verelim: Sevdiğin işi yapmak ve çalıştığın ortamı sevmek hayatı ciddi şekilde kolaylaştırır… Son tahlilde ben de uzmanların yalancısıyım pek tabii ki!
Bekleyen
Dışarıda toplantı varsa iyi, gün yendi sayılır. Ancak tam gün aynı yerde ikameti gerektiren bir çalışma modeli varsa ortada gün bitmek bilmeyecektir… Örneğin finans sektörü, örneğin reklam yaratıcılığı, örneğin sağlık personeli… Ve pek tabii ki tekstilden makineye üretimin her alanı…
Bak bak aynı duvarlar, dön dolaş aynı insanlar… Yakası maviymiş, beyazmış ne fark eder? Çalışılan yerde geçiyor ömür ve nedense yaklaştıkça uzaklaşıyor çıkış saati… Patronun ya da üst yönetimin durumu farklı sanılmasın, iş bu herkese sıkıcı. Herkesler telaşlı, herkesler endişeli ve herkes de bir alternatif hayali…
Hafta sonuna yaklaştıkça çekilmez durumda… Hele günlerden cumaysa, geçer mi? Bir de fazla mesai durumu var ki evlere şenlik… Kalmadı kuralı, kaidesi… Ömür itiyor, iş bitmiyor beyler bayanlar… O yüzden tipik olarak herkes kendine ufak kaçak alanlar yaratıyor. Facebook, Twitter, sanal oyunlar… Sahi artık “surf yapıyorum” denmiyor değil mi?
Herkesin yöntemi kendine ancak çalışan kesimin çıkış saati, günün ve hayatın en bitmek bilmez bekleyişi… Buradan bir de küçük tüyo verelim: Sevdiğin işi yapmak ve çalıştığın ortamı sevmek hayatı ciddi şekilde kolaylaştırır… Son tahlilde ben de uzmanların yalancısıyım pek tabii ki!
Bekleyen
12 Ağustos 2010 Perşembe
An-la-sa-na!
Anlattığın kadar değil, karşındakinin anladığı kadarmışsın ya bu hayatta… O zaman o hayatın en insani ve de bir o kadar biçare bekleyişi ile devam edelim yazmaya…
Okulda evde, sosyal çevrelerde, özel hayatta, sokakta ve de yatakta ve hatta maçta, doktorda, karakolda akla gelen her yerde her alanda… Bir çift sözümüz var ya… Hani bir hikayemiz var anlattığımız… Kendimizce koyduğumuz noktalar, aldığımız tavırlar… Bazen telaşlı bazen de fazla sakin beklediğimiz… Asıl soru şu şimdi: Karşınızdaki ne kadarını kabul etti, özümsedi ya da hazmetti? Belki de toptan reddetti!
Misal birini terk ederken ya da “gitme” derken… Ya da özlemişken veya çok ama çok kızmışken… Evden ayrılmaya karar verdiğimizde ya da dönmeye… İşi bırakmak istediğinizde veya yeni bir projenin peşine düştüğümüzde… Belki de bir macera var önümüzde… Tüm o çevremizdekiler, soran gözler… Anlatmadan anlasalar ya keşke…
Hitabeti kuvvetli tipler vardır ya etrafta sanmayın çok iyi anlatıyorlar dertlerini… Herkesin içinde bir yerde bir sohbette ne kadar anlaşıldığına dair bir şüphe yatar… Ya da bana mı öyle geliyor? Sanki öyle, evet evet öyle gibi… Yakın ya da uzak geçmişte bir hatıranın ucunda sallanır, içini kemirir o an… Kemirmez mi?
Anlaşılmayı beklemek biraz da özür diler gibi bir hal nedense… Sanki karşınızdakinin planlanan eylem ya da ortaya konan fikri beğenmeyeceğini veyahut onaylamayacağını düşündüğünüz anlara dair… Aynı fikirde olmayı beklemek gibi ama değil işte…
Anlamak, aynı yerde olmak; anlaşılmak onaylanmak değil aslında… Hani hoşgörü dedikleri geçer biraz yanından kolaylaştırır işleri… Tersi durumlarda isyan hızlıca kaplar bünyeyi…
Konuşa konuşa anlaşıyormuş ya insan… Dikkatli konuşsun aman, kırmadan, kızmadan, küstürmeden… Belki böylece azalır beklenti… Kim bilir?
Bekleyen
Okulda evde, sosyal çevrelerde, özel hayatta, sokakta ve de yatakta ve hatta maçta, doktorda, karakolda akla gelen her yerde her alanda… Bir çift sözümüz var ya… Hani bir hikayemiz var anlattığımız… Kendimizce koyduğumuz noktalar, aldığımız tavırlar… Bazen telaşlı bazen de fazla sakin beklediğimiz… Asıl soru şu şimdi: Karşınızdaki ne kadarını kabul etti, özümsedi ya da hazmetti? Belki de toptan reddetti!
Misal birini terk ederken ya da “gitme” derken… Ya da özlemişken veya çok ama çok kızmışken… Evden ayrılmaya karar verdiğimizde ya da dönmeye… İşi bırakmak istediğinizde veya yeni bir projenin peşine düştüğümüzde… Belki de bir macera var önümüzde… Tüm o çevremizdekiler, soran gözler… Anlatmadan anlasalar ya keşke…
Hitabeti kuvvetli tipler vardır ya etrafta sanmayın çok iyi anlatıyorlar dertlerini… Herkesin içinde bir yerde bir sohbette ne kadar anlaşıldığına dair bir şüphe yatar… Ya da bana mı öyle geliyor? Sanki öyle, evet evet öyle gibi… Yakın ya da uzak geçmişte bir hatıranın ucunda sallanır, içini kemirir o an… Kemirmez mi?
Anlaşılmayı beklemek biraz da özür diler gibi bir hal nedense… Sanki karşınızdakinin planlanan eylem ya da ortaya konan fikri beğenmeyeceğini veyahut onaylamayacağını düşündüğünüz anlara dair… Aynı fikirde olmayı beklemek gibi ama değil işte…
Anlamak, aynı yerde olmak; anlaşılmak onaylanmak değil aslında… Hani hoşgörü dedikleri geçer biraz yanından kolaylaştırır işleri… Tersi durumlarda isyan hızlıca kaplar bünyeyi…
Konuşa konuşa anlaşıyormuş ya insan… Dikkatli konuşsun aman, kırmadan, kızmadan, küstürmeden… Belki böylece azalır beklenti… Kim bilir?
Bekleyen
3 Ağustos 2010 Salı
Kimler geldi, kimler geçti…
Yuricim sağ olsun müzisyenin gözünden sahnenin nasıl beklendiğini tatlı tatlı anlattı… Ama asıl bekleyiş onda değil bizlerde hiç kusura bakmasın. Yıllarca dinlenilen, benimsenen, hayata eşlik eden bir müzik grubu ya da solistin Türkiye’ye gelişi nasıl beklenir bilir mi? Onlar ki pek çok unutulmaz anın vazgeçilmezi ya da kendi başlarına yaratıcıları…
Hatırlar mısınız, Michael Jackson’ın İstanbul’da vereceği ilk konser hasta olduğu için ertelenmişti de ertesi yılı beklemek zorunda kalmıştık… Işıklar içinde yatsın, özel adamdı. Sırf stat konseri görmek için, müziğini sevmemesine rağmen kaç kişi Bryan Adams’a gitti? 1993 olmalı o efsane yıl… Guns N’ Roses, Sting, Bon Jovi, Madonna, Metallica, Elton Jhon, Scorpions… İlk geliş, ilk beklenişleri… Cidden ya ne günlerdi?
Şimdilerde memleketçe dünya turlarının içinde yer alıyor, farklı organizasyon şirketlerini tanıyor, biliyor, takip ediyoruz… Ama o zaman Ahmet San’dan başkası yalandı. Gençlik miydi, daha mı duygusaldık? Pek bi hevesli, heyecanlı bekleyişlerdi… Hoş daha yeni Massive Attack aynı heyecanı yarattı bünyede… Belki de mesele ne zaman değil, kimin geldiği…
Tüm müzikseverlerin bi önemsediği, beklediği, geri saydığı mutlaka vardır… Önce turne bilgisi… Peşinden gelen tarih netleştirme bekleyişi… Talebe göre bilet karmaşası… Kimlerle gidileceği, nerede izleneceği… Davetiye kovalamaca… Genelde peşinden gelen hayal kırıklığı… Konser gününün yaklaşması… Öncesi için son planlar ve konser alanı… Neden çıkmak bilmez bu gruplar? Ve sahne… Ortalama iki saatlik dünyadan kopuk bir süreç ve bis’le gelen final…
Değer değer, genelde beklendiğine değer o konserler… Şimdilerde aynı sebeplerle kendi adıma inatla Amy Winehouse bekliyorum. Biri şu kadını kolundan tutup getirebilir mi? Hani yaşam koşulları ortada…
Bekleyen
Hatırlar mısınız, Michael Jackson’ın İstanbul’da vereceği ilk konser hasta olduğu için ertelenmişti de ertesi yılı beklemek zorunda kalmıştık… Işıklar içinde yatsın, özel adamdı. Sırf stat konseri görmek için, müziğini sevmemesine rağmen kaç kişi Bryan Adams’a gitti? 1993 olmalı o efsane yıl… Guns N’ Roses, Sting, Bon Jovi, Madonna, Metallica, Elton Jhon, Scorpions… İlk geliş, ilk beklenişleri… Cidden ya ne günlerdi?
Şimdilerde memleketçe dünya turlarının içinde yer alıyor, farklı organizasyon şirketlerini tanıyor, biliyor, takip ediyoruz… Ama o zaman Ahmet San’dan başkası yalandı. Gençlik miydi, daha mı duygusaldık? Pek bi hevesli, heyecanlı bekleyişlerdi… Hoş daha yeni Massive Attack aynı heyecanı yarattı bünyede… Belki de mesele ne zaman değil, kimin geldiği…
Tüm müzikseverlerin bi önemsediği, beklediği, geri saydığı mutlaka vardır… Önce turne bilgisi… Peşinden gelen tarih netleştirme bekleyişi… Talebe göre bilet karmaşası… Kimlerle gidileceği, nerede izleneceği… Davetiye kovalamaca… Genelde peşinden gelen hayal kırıklığı… Konser gününün yaklaşması… Öncesi için son planlar ve konser alanı… Neden çıkmak bilmez bu gruplar? Ve sahne… Ortalama iki saatlik dünyadan kopuk bir süreç ve bis’le gelen final…
Değer değer, genelde beklendiğine değer o konserler… Şimdilerde aynı sebeplerle kendi adıma inatla Amy Winehouse bekliyorum. Biri şu kadını kolundan tutup getirebilir mi? Hani yaşam koşulları ortada…
Bekleyen
27 Temmuz 2010 Salı
Sahne beklemek...
“Bu konser çok güzel olacak, çok etkileyici olacağım ben, benim kıyafetim parlak olacak, ceketim gri, gömleğim siyah, kravatım ise... O da siyah olsun... Yok gri... Hayıır kırmızı kan gibi!.. Yok be saçmalama! Gri ceketle siyah gömlekle kırmızı kravat? Neyse sonra bakarız. Peki pantolon? Hmm ceket gri ama parlak, gömlek siyah ama mat... Eeeh pantolon da siyah olsun, güzel olacak… Ayakkabı hımmm hımmm hımmmmmmm.... Eee ne düşünüyorsun ki siyah tabii ki, olur biter, erkeksin yav. Evet, doğru erkeğim, ama... Yok, kesinlikle havalı olacağım, kesinlikleee!
Peki, sahneye çıkıyorum, eveet, kocaman alkış kopuyor, tanıyorlar beni, oleeey, ben de hemen ''Hoş geldiniz dostlarım'' ve çok güzel espri patlatıyorum, hımmm mesela, meselaaaa, şey... Yaniii, Lazlarla ilgili bir fıkra, ay çok güzel olur! Çok komik!!!... ??? ya salonda Lazlar olursa? Hımm, alınırlar... Silahları da çok severler onlar... Yok Laz fıkrası olmasın, o zaman bir Türk, bir Fransız ve bir Amerikalı... Olur bence, onlar salonda olsa da, sadece Türk anlar fıkrayı, yırtarız. Okey, ilk çıkışımı hallettik. Sonra da çalacağım, ne çalayım? Piyanodan başlayım çok neşeli bir şey olsun, mesela dokuz sekizlik bir şey!!! .... Yav konserin ta başında dokuz sekizliğin ne işi var be.
Olmaz tabii, öyle romantik bir şey çalacağım ki millet mest olup uçsun ilk akorlardan, mesela Beethoven'den Moonlight Serenade... Dur bir kere Moonlight Serenade Beethoven değil, Glenn Miller o... Ayrıca da klasik piyanist değilim, öyle tırışkadan piyanistim... Evet, abarttım biraz. Olsun yine de gitar çalıp hep beraber Sarı Gelin söyleriz, ne güzel olur. İzleyicilerden en güzel kızı seçip sahneye davet ederim, onunla beraber söyleriz, oh beee... Hımm peki ya onun sesi, kulağı olmazsa? İğrenç olur, yok en iyisi o güzel kızla bakışırız sadece, o yerinden kalkmasın, sonra zaten imzamı almaya gelir o, orada konuşuruz.
Ok, halkla ilişkilerimi de hallettim. Konser gittikçe ısınıyor, artık fıkralar şarkılar türküler havada uçuşuyor, bir de üstüne saksafonumu çalarım, millet iyice kafayı yesin, öyle jazzy ve seksii, o kıza baka baka... Kesin kulise imza almaya gelir, kesiinnn.
Sonra sahneye konuk sanatçı arkadaşımı çağıracağım, bir iki şarkıyı söylesin kız, ben de ona eşliği piyano ile belki gitarla, belki flütle yapayım bakalım. Yavaş yavaş finale yaklaşıyoruz, finalin güzel olması çok önemlidir, insanlar konserden çıkarken, eve giderken hep: ''ya nasıl güzeldi o son parça'' demeli. Evet! Finalde hep beraber 'Memleketim' söylesek... Yok ya memleketlerimiz farklı ya, ben bir Ukraynalıyım bir kere... O zaman Kalinka'yı patlatırım: ''Ve hadiii hep berabeeer!'' Kalinka'yla konserimi bitireceğim, kocaman alkış kopsun, ben de sahnenin önünde durup selam, öpücükler, el hareketiyle ''yoook esas sizsiniz, ben ne yaptım ki!'' göstereceğim, çok da hoş olur, öyle duracağım gözü kapalı, kollar açık, alkış hiç durmuyor, sol omzuma birisi dokunmuş, çekiyor, sesleniyor bana, alkıştan sesini duyamıyorum, Ne? Neee? ''Uyan'' da ne demek?
Ufff her konserden önce aynı rüyayı görmek zorunda mıyım? Sahne bekleme stresinden mi acaba?
Yuriy Ryadchenko
Peki, sahneye çıkıyorum, eveet, kocaman alkış kopuyor, tanıyorlar beni, oleeey, ben de hemen ''Hoş geldiniz dostlarım'' ve çok güzel espri patlatıyorum, hımmm mesela, meselaaaa, şey... Yaniii, Lazlarla ilgili bir fıkra, ay çok güzel olur! Çok komik!!!... ??? ya salonda Lazlar olursa? Hımm, alınırlar... Silahları da çok severler onlar... Yok Laz fıkrası olmasın, o zaman bir Türk, bir Fransız ve bir Amerikalı... Olur bence, onlar salonda olsa da, sadece Türk anlar fıkrayı, yırtarız. Okey, ilk çıkışımı hallettik. Sonra da çalacağım, ne çalayım? Piyanodan başlayım çok neşeli bir şey olsun, mesela dokuz sekizlik bir şey!!! .... Yav konserin ta başında dokuz sekizliğin ne işi var be.
Olmaz tabii, öyle romantik bir şey çalacağım ki millet mest olup uçsun ilk akorlardan, mesela Beethoven'den Moonlight Serenade... Dur bir kere Moonlight Serenade Beethoven değil, Glenn Miller o... Ayrıca da klasik piyanist değilim, öyle tırışkadan piyanistim... Evet, abarttım biraz. Olsun yine de gitar çalıp hep beraber Sarı Gelin söyleriz, ne güzel olur. İzleyicilerden en güzel kızı seçip sahneye davet ederim, onunla beraber söyleriz, oh beee... Hımm peki ya onun sesi, kulağı olmazsa? İğrenç olur, yok en iyisi o güzel kızla bakışırız sadece, o yerinden kalkmasın, sonra zaten imzamı almaya gelir o, orada konuşuruz.
Ok, halkla ilişkilerimi de hallettim. Konser gittikçe ısınıyor, artık fıkralar şarkılar türküler havada uçuşuyor, bir de üstüne saksafonumu çalarım, millet iyice kafayı yesin, öyle jazzy ve seksii, o kıza baka baka... Kesin kulise imza almaya gelir, kesiinnn.
Sonra sahneye konuk sanatçı arkadaşımı çağıracağım, bir iki şarkıyı söylesin kız, ben de ona eşliği piyano ile belki gitarla, belki flütle yapayım bakalım. Yavaş yavaş finale yaklaşıyoruz, finalin güzel olması çok önemlidir, insanlar konserden çıkarken, eve giderken hep: ''ya nasıl güzeldi o son parça'' demeli. Evet! Finalde hep beraber 'Memleketim' söylesek... Yok ya memleketlerimiz farklı ya, ben bir Ukraynalıyım bir kere... O zaman Kalinka'yı patlatırım: ''Ve hadiii hep berabeeer!'' Kalinka'yla konserimi bitireceğim, kocaman alkış kopsun, ben de sahnenin önünde durup selam, öpücükler, el hareketiyle ''yoook esas sizsiniz, ben ne yaptım ki!'' göstereceğim, çok da hoş olur, öyle duracağım gözü kapalı, kollar açık, alkış hiç durmuyor, sol omzuma birisi dokunmuş, çekiyor, sesleniyor bana, alkıştan sesini duyamıyorum, Ne? Neee? ''Uyan'' da ne demek?
Ufff her konserden önce aynı rüyayı görmek zorunda mıyım? Sahne bekleme stresinden mi acaba?
Yuriy Ryadchenko
23 Temmuz 2010 Cuma
Gelmez gülüm, gelmez yavrum...
Beklenirken gelen yok, o kısmı çözmüştük. Söz verip de gelmeyen var ama… “Şimdi geliyorum, bugün geliyorum, yarın sabahtan kesin geliyorum”… Tanıdık geldi mi? Eski sevgililerden bahsetmiyoruz, hayır. Hayatımızda daha kritik önemi olan bir insan topluluğunda sıra: Ey tamirci ahalisi, hepinize kocaman bir merhaba!
Hayatınızda hiç tesisatçı, boyacı veya marangoz beklemediyseniz, bugüne kadar hiçbir şey beklememişsiniz demektir. Lavabo altındaki boru mu patladı? Evdeki sigortaları yenilemeye mi karar verdiniz? Yatak odasına yeni bir dolap mı lazım? Yoksa taşınıyor musunuz? Cehenneme hoş geldiniz!
Zanaat dediğiniz an akan sular durur… Evde ya da yakın aile çevresinde elinden iş gelen adam modelinden varsa onun keyfini beklersiniz. El ustalığı gerektiren işlerde destek olacak kimse yoksa beklemeye başlayabilirsiniz. Usta kısmında kötüye çatarsanız, hayatınızı alt-üst olur. İyisi ise maalesef karaborsadadır işte… İşini yi yapan ustaya ulaşmak meseledir. Buldunuz da mı getirmek daha büyük mesele…
Sayıları gün geçtikçe azalan zanaatkarlar, işi planlayan, yapan, tahsil eden, organize eden kısaca her şeydir. Ve muhtemelen her şeyi anında ve kusursuz isteyen bizim gibi bünyeleri de pek sevmemektedir. Call center’lı, randevulu gelen elektronik cihaz servislerine benzemez onlar. Çoğunlukla keyif adamlarıdır. “Hele bir çay koy da içelim yeğen” ile başlanır bir kere işe… Sizin beklerken çektiğiniz eziyet, onların pek gündeminde değildir. Ararsınız açmaz, gelirim der gelmez. Gelir, bir şey lazım olur, gider, dönmez.
İki günlük iş yediye, bir aylık tamirat ise üç-beş aya uzayabilir… Siz öyle bütün ev ayakta beklersiniz… Eliniz mahkumdur bir kere… İşin içinde kötü bir niyet de yoktur çoğu zaman, bu adamların huyu böyle. Vicdanlıdırlar aslında, ortada patlak-çatlak, akan-kokan bir şey varsa önceliği alabilirsiniz. Ama yok keyfi bir tamirat peşindeyseniz aciliyet listesinde sürekli geri düşersiniz. Dolayısıyla da çok daha uzun beklersiniz…
“Parasıyla değil mi?” diye hatasına sakın düşmeyin, usta kısmının o da çok umurunda olmayabilir… Dedik ya karaborsada iyiler, sakin olun, derin bir nefes alın ve adama boşuna cıyaklamayın. Çekip giderse şayet, tecrübeye sabit gelen gideni aratacaktır. Yazın bi yere…
Bekleyen
Hayatınızda hiç tesisatçı, boyacı veya marangoz beklemediyseniz, bugüne kadar hiçbir şey beklememişsiniz demektir. Lavabo altındaki boru mu patladı? Evdeki sigortaları yenilemeye mi karar verdiniz? Yatak odasına yeni bir dolap mı lazım? Yoksa taşınıyor musunuz? Cehenneme hoş geldiniz!
Zanaat dediğiniz an akan sular durur… Evde ya da yakın aile çevresinde elinden iş gelen adam modelinden varsa onun keyfini beklersiniz. El ustalığı gerektiren işlerde destek olacak kimse yoksa beklemeye başlayabilirsiniz. Usta kısmında kötüye çatarsanız, hayatınızı alt-üst olur. İyisi ise maalesef karaborsadadır işte… İşini yi yapan ustaya ulaşmak meseledir. Buldunuz da mı getirmek daha büyük mesele…
Sayıları gün geçtikçe azalan zanaatkarlar, işi planlayan, yapan, tahsil eden, organize eden kısaca her şeydir. Ve muhtemelen her şeyi anında ve kusursuz isteyen bizim gibi bünyeleri de pek sevmemektedir. Call center’lı, randevulu gelen elektronik cihaz servislerine benzemez onlar. Çoğunlukla keyif adamlarıdır. “Hele bir çay koy da içelim yeğen” ile başlanır bir kere işe… Sizin beklerken çektiğiniz eziyet, onların pek gündeminde değildir. Ararsınız açmaz, gelirim der gelmez. Gelir, bir şey lazım olur, gider, dönmez.
İki günlük iş yediye, bir aylık tamirat ise üç-beş aya uzayabilir… Siz öyle bütün ev ayakta beklersiniz… Eliniz mahkumdur bir kere… İşin içinde kötü bir niyet de yoktur çoğu zaman, bu adamların huyu böyle. Vicdanlıdırlar aslında, ortada patlak-çatlak, akan-kokan bir şey varsa önceliği alabilirsiniz. Ama yok keyfi bir tamirat peşindeyseniz aciliyet listesinde sürekli geri düşersiniz. Dolayısıyla da çok daha uzun beklersiniz…
“Parasıyla değil mi?” diye hatasına sakın düşmeyin, usta kısmının o da çok umurunda olmayabilir… Dedik ya karaborsada iyiler, sakin olun, derin bir nefes alın ve adama boşuna cıyaklamayın. Çekip giderse şayet, tecrübeye sabit gelen gideni aratacaktır. Yazın bi yere…
Bekleyen
14 Temmuz 2010 Çarşamba
Rampaların ustası, trafiğin hastasıyız!
Bütün sosyolojik tanımları bi yana yakın mesafeden bakınca kentin göç almış ve de insanlarda “sığmıyoruzzz” hissiyatı bırakan haline metropol diyorlar. En meşhurlarının başında malum New York geliyor. Frank Sinatra’nın çok bilinen şarkısında geçtiği gibi orada ayakta durabilen her yerde durur diye düşünülüyor… Hong Kong, Londra ve benzerleri… Yine şarkıya atıfla hepsinde uyumayan ve uyutmayan bir hal var, aynı İstanbul’da olduğu gibi…
Tüm romantizmi bir yana bu çekici kentlerin en olumsuz tarafını çok uzaklara gitmeden memleketten örnekleyelim: Alsancak’ta bir akşamüstü otururken “hadi Karşıyaka’ya gidelim” derseniz, alacağınız cevap “çok uzak” olur… En ala trafik saatinde 15 ile 30 dakika arasında harcanacak o zaman, bir İzmirli için haklı olarak çoktur. İstanbul’da ise o süre “yakın” lokasyonu işaret eder.
Acaba hesaplayan var mı, ortalama bir İstanbullu ömrünün ne kadarını trafikte harcıyor? Fena moral bozucu bir cevap çıkma ihtimali yüksek… Seçim dönemlerinde kenti üçe bölüyorlar, kalabalığı varın oradan hesap edin. Kaç milyon olduğu şaibeli bu kalabalık her gün okul, iş ya da gezme amaçlı sokağa dökülüyor… Gidilecek istikamet metro ya da deniz ulaşımı barındırmıyorsa vay halinize… Çünkü macera şimdi başlıyor.
Aynı zamanda uluslararası ticaret yollarını içinde barından bu kentte bir tırın devrilmesi an meselesidir. TEM’in X gişesi yakınlarında gerçekleşebilecek bu senaryo gün boyu trafiğin açılmaması haine gelir… Yağışlı havalarda viyadükler, güzel havalarda sahil kesimleri en sakin insanı bile çileden çıkarabilir…
Köprü gişeleri kendi başına yazı konusu, onları özel olarak anmak gerekir. Vatan Caddesi, Şişli ya da Bağdat Caddesi gibi güzergahlar sadece sabah 4’te sakin kalabilir… “Şimdiye Bursa’ya varmıştım”, “yürüsek daha iyiydi”, “bu sürede Anadolu’da üç kent geçerdik” gibi beylik cümleler hiç bitmez, hep tekrarlanır. Çift havaalanı olmasına rağmen, havaalanına ulaşmakta geçirilen zaman yüzünden genelde 500 KM’ye kadar uzaklıktaki yerlere arabayla gidilir ki genelde eş zamana denk gelir.
İşte tam da bu nedenlerle beyler bayanlar, beklemekten bıkkın İstanbul şoförleri tüm ara yolları dener, sormaya tenezzül etmez ve de gaza yüklenir… Bir taksici vakti zamanında durumu şöyle özetlemişti: “Abbasağa’da yavaş gidersen Nişantaşı’nda trafiği tıkarsın!” Arada hiç yoksa 3-5 kilometrelik bir mesafe olduğunu düşünürsek başka söze de hacet yok sanki.
Siz yine de dikkatli kullanın! İçinizdeki trafik canavarına da dur diyin. Gideceğiniz mesafelerde trafiği hesaba katın ve gerekiyorsa vazgeçin. Bazen en doğrusu inat etmemektir…
Bekleyen
Tüm romantizmi bir yana bu çekici kentlerin en olumsuz tarafını çok uzaklara gitmeden memleketten örnekleyelim: Alsancak’ta bir akşamüstü otururken “hadi Karşıyaka’ya gidelim” derseniz, alacağınız cevap “çok uzak” olur… En ala trafik saatinde 15 ile 30 dakika arasında harcanacak o zaman, bir İzmirli için haklı olarak çoktur. İstanbul’da ise o süre “yakın” lokasyonu işaret eder.
Acaba hesaplayan var mı, ortalama bir İstanbullu ömrünün ne kadarını trafikte harcıyor? Fena moral bozucu bir cevap çıkma ihtimali yüksek… Seçim dönemlerinde kenti üçe bölüyorlar, kalabalığı varın oradan hesap edin. Kaç milyon olduğu şaibeli bu kalabalık her gün okul, iş ya da gezme amaçlı sokağa dökülüyor… Gidilecek istikamet metro ya da deniz ulaşımı barındırmıyorsa vay halinize… Çünkü macera şimdi başlıyor.
Aynı zamanda uluslararası ticaret yollarını içinde barından bu kentte bir tırın devrilmesi an meselesidir. TEM’in X gişesi yakınlarında gerçekleşebilecek bu senaryo gün boyu trafiğin açılmaması haine gelir… Yağışlı havalarda viyadükler, güzel havalarda sahil kesimleri en sakin insanı bile çileden çıkarabilir…
Köprü gişeleri kendi başına yazı konusu, onları özel olarak anmak gerekir. Vatan Caddesi, Şişli ya da Bağdat Caddesi gibi güzergahlar sadece sabah 4’te sakin kalabilir… “Şimdiye Bursa’ya varmıştım”, “yürüsek daha iyiydi”, “bu sürede Anadolu’da üç kent geçerdik” gibi beylik cümleler hiç bitmez, hep tekrarlanır. Çift havaalanı olmasına rağmen, havaalanına ulaşmakta geçirilen zaman yüzünden genelde 500 KM’ye kadar uzaklıktaki yerlere arabayla gidilir ki genelde eş zamana denk gelir.
İşte tam da bu nedenlerle beyler bayanlar, beklemekten bıkkın İstanbul şoförleri tüm ara yolları dener, sormaya tenezzül etmez ve de gaza yüklenir… Bir taksici vakti zamanında durumu şöyle özetlemişti: “Abbasağa’da yavaş gidersen Nişantaşı’nda trafiği tıkarsın!” Arada hiç yoksa 3-5 kilometrelik bir mesafe olduğunu düşünürsek başka söze de hacet yok sanki.
Siz yine de dikkatli kullanın! İçinizdeki trafik canavarına da dur diyin. Gideceğiniz mesafelerde trafiği hesaba katın ve gerekiyorsa vazgeçin. Bazen en doğrusu inat etmemektir…
Bekleyen
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



